Kategoriler

23 Nisan 2013 Salı

HAVANA: 12/11/2010 Cuma


PURO, SALSA, ESKİ AMERİKAN ARABALARI VE SOSYALİZM




Küba seyahatimiz bir hayalin gerçeğe dönüşmesi miydi yoksa bir hayal kırıklığı mıydı tam adını koyamadık. Ancak, Fidel hayatta iken Sosyalizm’in son kalelerinden birini dünya gözüyle görmek, en azından o havayı teneffüs etmek bizim için bir ayrıcalık oldu. Gezimizin geneline dair izlenimimiz olumsuz olmasına rağmen, bölge insanının elli küsür yıldır ağır ambargo altında olmasının verdiği derin yaraları da bir kenara not etmemizde fayda var.


Küba’ya seyahatimiz özel bir tur şirketi vasıtasıyla yaklaşık 40 kişilik bir grup ile gerçekleşti. Turun Kurban Bayramına denk gelmesi sebebiyle bizim dışımızda Türkiye’den Küba’ya başka gruplar da gidiyordu. Hal böyle olunca, Küba’ya yaklaşık bir 100-120 kişilik turist kafilesiyle uçuyorduk.


Açıkçası biraz acele planlanmış bir tur olduğu için öncesinde çok fazla hazırlanma fırsatımız olmamıştı. Turda bulunan bazı arkadaşların yanlarında sabun, defter, kalem, kitap, silgi, mendil vs. getirdiklerini ve bunları yerel halka verdiklerini görünce kendi payımıza üzüldük. Planlarımızı (uzun uçak yolculuğunda okunmak üzere) yanımıza aldığımız gezgin notlarının okunması üzerine yapmıştık. Küba’da olduğumuz sürece anladık ki bundan daha fazlası gerekliymiş. Hem kişisel ihtiyaçlar açısından hem de bölge insanlarının ihtiyaçları açısından.


12 Kasım Cuma günü sabah 04:00 civarında AHL tur yetkilileri ile buluşup, 06:00 da kalkacak olan THY Madrid uçağına sorunsuz bir şekilde biniyoruz. İstanbul-Madrid uçuşu 3,5 saat civarı. Kaptan pilot esprili ve zaman zaman üzerinden geçtiğimiz yerler hakkında bilgi veriyor. Nice ve özellikle Marsilya yukarıdan güzel gözüküyor. Hava açık. Rahat bir şekilde Madrid havaalanına iniyoruz. Kalabalık Türk kafilesiyle beraber transit alanda Cubana Havayolları’nın olduğu kontuara gideceğiz ancak elimizde biletler yok. Biletlerin gelmesini bekliyoruz.

.




Bekleyiş uzadıkça insanlar huzursuzlaşıyorlar, her kafadan bir ses çıkıyor. Kafile rehberleri de olaydan bihaber. Neyse sorun bir şekilde çözülüyor ve bizi Küba’ya götürecek uçağa biniyoruz. Uçak Madrid saati ile 14:00 da kalkacak. Transit alanda yaşanan bilet karmaşasının bir başka versiyonu da bu sefer uçaktaki koltuk numaralarında yaşanıyor. Dile kolay havada 10 saate yakın uçuyorsunuz ve yanınızdaki eşiniz ya da arkadaşınız değil. İnsanlar birbirleriyle yer değiştirme telaşında. Biz yerimize oturuyoruz. Şanslıyız. Kimileri de rehberleri gözüne kestirmiş, hınçlarını onlardan çıkarıyorlar. Hadi hayırlısı, daha beraber geçirilecek 7 gün var diyerek, kendimizi etraftan soyutlamaya çalışıyoruz.


Cubana Havayollarına ait uçak devasa boyutlarda. Tamamen dolu. Hosteslerin ve stewardların yaş ortalaması 50. Daha yolculuğun ilk saniyelerinde “gözünü sevdiğimin THY’si..” ile başlayan hayıflanmalar ağzımızdan dökülüyor. Yolculuk süremiz İstanbul-Madrid-Küba arası bekleme olmaksızın 14 saat civarı. Buna bekleyişleri ilave edersek 19 saati buluyor. 7 saat civarı saat farkını da göz önüne alırsak gidiş yolculuğumuz 12 saat, dönüş yolculuğumuz ise 26 saati buluyor.


On saatlik bir yolculuğun ardından yerel saatle 19:30 civarı Havana Jose Marti Havaalanına iniyoruz. Ağır ilerleyen pasaport ve bagaj kuyruğu insanın sinirlerini zorluyor. Bir de üstüne yanımızda getirdiğimiz meyvelerin görevlilerce alınması tuz biber oluyor. Sakin kalmaya çalışıyoruz. Havaalanı tam bir keşmekeş. İnsanlar sigara, puro içiyorlar. Dumanaltıyız yani. Biran evvel açık havaya çıkıp, temiz hava almak istiyoruz. Ruh halimiz negatif.Belki de tüm günün yorgunluğu, stresi üzerimizde. Bir an evvel otele atmak istiyoruz kendimizi. Grubun toplanması, otobüze biniş, yarım saat süren havaalanı-otel transferinin ardından saat 21:30 gibi “Occidental Miramar Hotel” e varıyoruz.




Transfer esnasında rehberin biraz üstü kapalı şekilde Havana’nın gece hayatı ile ilgili verdiği bilgiler sonucunda, kafiledeki bazı yalnız kovboy arkadaşların Küba’ya başka niyetlerle geldiğini anlamamız zor olmuyorJ


Otele giriş yaparken lobi barda daha sonra bütün bir hafta duyacağımız Hasta Siempre-Comandante Che Guavara, Guantanamera, Buena Vista Social Club-Chan Chan eşliğinde ilk Cuba-Libre’lerimizi (Havana Club rom + cola) yudumluyoruz. Oda anahtarımızı alıp, yatağın yolunu tutarken bazıları için gece yeni başlıyordu...


13/11/2011-Cumartesi


Saat 10:00 gibi otelimizden hareket ediyoruz. Miramar Bölgesinden ayrılıp, 7 km uzunluğundaki Malecon Caddesini (sahil yolu-İzmir Kordon Boyuna çok benziyor) takip ederek merkeze gidiyoruz. Hava yağışlı, ancak kapalı değil. 78% oranında nem var. Malecon caddesinin sahil tarafı Atlantik Okyanusu. İnsanlar akşamları bu sahile akın ediyorlar. Cadde üzerinde Amerikan Elçilik binasını geçiyoruz. Binanın önünde yüksek ve çok sık dikilmiş direkler dikkat çekiyor. Söylenene göre, devrim günlerinde Amerika’nın elçilik binasından Küba’lı gençlere yönelik yapılan kampanyaları engellemek için Küba yönetimi bu direklere siyah bayrak asarlarmış.


İlk olarak Devrim Meydanı’na (Plaza de la Revolucion) geliyoruz.


Geniş bir meydan. Genelde siyasi mitinglerin yapıldığı bir alan. Bu bölge 1950’lerde diktatör Batista tarafından yapılan yüksek binalarla dolu bir yer. Alanın bir yerinde, göğe doğru sivrilen ve bir roket atma rampasını betimleyen dev mermer dikilitaş ve ünlü halk kahramanı Jose Marti heykeli yeralmakta.

27 Mart 2013 Çarşamba

Bir Pazar Günü...Aynalıkavak Kasrı

Aynalıkavak Kasrı

Osmanlı Devletinin İstanbul'daki dördüncü büyük sarayı olan Tersane Sarayı, diğer adı ile Aynalıkavak Sarayı'ndan günümüze ulaşabilen tek örnek bugünkü Aynalıkavak Kasrı imiş.

Pazartesi, Perşembe hariç her gün ziyarete açık. 08:30-16:30 (Kasım-Mart), 08:30-17:00 (Nisan-Ekim)
Her yarım saatte rehberle beraber müzeyi gezebiliyorsunuz.


5 Mart 2013 Salı

"Yaşamın Ta Kendisi"... Vahşi Doğadan Kareler...


Hafta sonu İstanbul Atlı Spor Kulübü'nde (Maslak) bu güzel sergiyi gezdik. 27 Mart'a kadar sergi devam edecek.


Mustafa Koç, yukarıdaki leopar fotoğrafı için yarım gün, sabit olarak bu kareyi beklemiş.


Herşeyin yavrusu güzel di mi:)


O nasıl bakıştır öyle...


Sudaki akis...


Nasıl bir kuşsunuz siz????


Tam bir kral duruşu...

11 Şubat 2013 Pazartesi

TT ARENA-GALATASARAY & ANTALYA

10 Şubat 2013 Pazar saat: 20:00
Hava sıcaklığı: 8-10 derece

Koşar adımlarla TT Arena'ya akıyor insanlar. Yer sarı gök kırmızı.
Rakip Anytalyaspor. Güçlü kadrosu var, sezonun ilk yarısı üstleri bayağı zorladı ancak zorlu maç temposu biraz kadroyu yıpratmış gibi.

Stadyumda yerimizi alıyoruz. Sineijder  destekli takım sahaya çıktığında; kimse gecenin yıldızı Galatasaray'ın özevladı, birinci kaptanı Sabri'nin olacağını tahmin etmiyordu. Başkan Ünal Aysal'ın locasından maçı seyreden Didier Drogma maç önceside daha çok ilgi çekiyordu sanki.



 
Maç hızlı başlıyor. İki haftadır yedek oturan ve Drogba'nın gelişinden sonra yedek kalma ihtimali artan Burak Yılmaz patentli gol hem maçın tansiyonunu düşürüyor hem de heyecanını...

İkinci yarı maç dengeli başlasada Galatasaray rakibine oyun yapma izni vermiyor ve derken Amrabat asistli şahane Burak gölü skoru belirliyor.



Bu dakikadan sonra tribün şov başlıyor. Pegasus tribününden başlayan ve tüm stada yayılan muhteşem şölen maç bitene kadar devam ediyor. Öyleki Drogba bu görsel şöleni telefonuna kaydediyor.

Takım istim üzerinde. 26 aslandan 18 kişilik kadroya girmek bile büyük başarı. İlk 11 çok zor. Yedeklere bakıyorum: Aydın Yılmaz, Engin Baytar, Emre Çolak, Gökhan Zan, Hakan Balta, Umut Bulut. Elmander 18'in dışında kalmış. Melo cezalı, Eboue, Ujfaluzi sakat. Öyle böyle değil. Takıma Drogba girdiğinde dengeler daha da değişecek. İyi ki sezon başı kombine almışız...



Taraftarlar arasında şimdiden "Burakba" deyimi almış başını gidiyor. Drogba için Doğu tribününde açılan pankart çok ilginçti:

"Alınacak bütün kupalara atıyoruz bir gol daha! Hoşgeldin Didier Drogba"

Gripin'in Galatasaray için yazdığı marş kulaklarımızda çınlıyor:

Ali Sami Yen'in zafer yolunda
Yüreğimdeki Metin Oktay ruhuyla
Durmayacağım söz veriyorum sana
Varlığım feda olsun arman uğruna

Sonuna kadar sadığım yeminime
Namusum, şerefim ve bu renkler üstüne
Adında gururum saklı, renklerinde cesaret
Sensiz olmaz GALATASARAY!

Herşey değişse de bir gün, karşılıksız sevdim
Kalbimin durduğu ana kadar
Adında gururum saklı, renklerinde cesaret
Sensiz olmaz GALATASARAY!

Maç bitmiş, herkes evlerine yol almış. Ama bütün herkesin dilinde taraftarların yapmış olduğu muhteşem şov vardı.

Ne mutlu bize...

7 Şubat 2013 Perşembe

Bir Pazar Günü... Fener, Cibali, Balat, Tarih, İstanbul Kokusu...

Güneşli bir Pazar günü rotamızı Haliç'e çevirdik. Kadir Has Üniversitesi'nden başladık, Cibali, Fener, Balat derken keyifli bir öğleden sonra geçirdik.

Kadir Has Üniversitesi

Fener Rum Patrikhanesi

Fener Rum Lisesi

3 Şubat 2013 Pazar

Sualtına Işık Tutanlar Sergisi

Pazar kahvaltımız sonrası gazetelerimizi okurken Rezan Has Müzesi'ndeki "Sualtına Işık Tutanlar Fotoğraf Sergisi"nden haberdar olduk. Öğleden sonra yola koyulduk. Sergiyi gezdik. (Not: Sergi 28 Şubat'a kadar gezilebilir. Müze Cibali'de Kadir Has Üniversitesi Kampüsü içinde)

İşte bazı fotoğraflardan seçtiklerimiz:








2 Şubat 2013 Cumartesi

İNÖNÜ STADYUMU-BJK KARABÜK MAÇI

Cuma günü akşam planımızı Beşiktaş Karabük maçına gitmek üzerine yapıyoruz. Bir önceki hafta TT Arena'da GS-BJK maçını seyrettikten sonra yeniden BJK maçına gitmek ilginçti. Kardeşimizin bulduğu sponsor bilet vesilesiyle maaile maça gidiyoruz.
 
Maç öncesinde Beşiktaş çarşıda buluşuyoruz. Önce midemizin sesine kulak veriyoruz ve Çarşıdaki kartal heykelinin yanıbaşındaki lokantada karnımızı doyurduktan sonra 7-8 derece sıcaklığındaki kuru havada Dolmabahçe yolunu yürüyerek stada geliyoruz. Fazla zorluk çekmeden stadın numaralı tribündeki vip koltuklarında yerimizi alıyoruz.
 
Ortama adepte olmaya çalışıyoruz. TT Arena'dan sonra İnönü Stadı bayağı eskimiş ve harap geliyor gözümüze. Tribündekilerle yönetim arasında bir problem olduğu kesin. Zira, kapalı tribün doluluk oranı %30 civarı. Biletlerin pahalı olduğunu düşünen çarşı grubu protestoyu kale arkası tribünlerine yerleşerek gösteriyor.
 
 
Maç başlamadan önce Beşiktaş tribünlerinin Karabük takımına gösterdiği teveccüh "Beşiktaş Karabük elele hep beraber tribüne" sloganı ile karşılık buluyor. Tabi ki Karabük seyircisi de buna karşılık veriyor: "Beşiktaş sen bizim her şeyimizsin....". "Bu kadarı da fazla ama" diyeceğimiz geliyor.
 
Maç başlamadan önce "Feda" konseptine fazlaca maruz kalıp, çalan romantik marşın eşliğinde kendimizi maçın içinde buluyoruz.
 
Sen benim her gece efkarım
Gözümdeki yaşım, sigara dumanım
Sen benim damardaki kanım
Alnımdaki yazım, şanlı Beşiktaşım
 
Kalbimin en orta yerinde
Büyük bir yangın var alevler içinde
Beşiktaş sana yemin olsun
Bitmeyecek sevdan mezarımda bile
 
Hakem Yunus Yıldırım. İçimizde tuhaf bir duygu var. Hakemin maça tesir etmemesini istiyoruz ama nafile. Yunus Yıldırım'ın faul, kart standardı hiç yok. Başka hakemin kırmızı kart bile gösterebileceği pozisyona, "faul düdüğü çaldım ya! daha ne istiyorsunuz?" der gibi hareketleri inanılır gibi değil.
 
Kara Kartal ikinci golü bulduktan sonra biraz rahatlıyor. Almeida'nın sakatlanması sonrası oyuna giren, yeni transfer genç Sinan'ın saç baş yolduran gol kaçırma pozisyonlarının sonrasında karşımıza Demokratik Kongol'u Lua Lua çıkıyor. Adam ikinci yarı oyuna giriyor ve Beşiktaş defasını resmen dağıtıyor.
 
 
10 kişi kalmalarına rağmen Beşiktaş'a karşı oyun disiplinini hiç bozmadan karşılık vermeleri ve iki gol bulup, maçı beraberliğe taşımaları takdire şayan. Maçın sonlarına doğru Beşiktaş seyircisinin Karabük takımına gösteridiği misafirperverlikten eser kalmıyor. Hele İbrahim Toraman'ın Lua Lua'ya maç sonu koşarak saldırması ise Beşiktaş kaptanına hiç yakışmıyor.
 
Geceye güzel başlayıp, devamını getiremedik. Ama olsun. Karabük'ün TT Arena'da bize üç attığı, Fenerbahçe ve Trabzonspor'a deplasmanda üç attıklarını hatırlayınca Beşiktaş'ın üç yemediğine dua etmek gerekir diye düşünüyoruz.
 
Yazımızı Beşiktaş tribünlerinin şimdiden efsane olmuş marşıyla bitiriyoruz:
 
Gücüne güç katmaya geldik
Formanda ter olmaya geldik
Beşiktaş seninle ölmeye geldik
Beşiktaşşş
 
  

Tarih: 01 Şubat 2013
Yer: İnönü stadı

Sevgiyle kalın,