Kategoriler

23 Kasım 2012 Cuma

GRANADA-Son Nokta Al Hambra

Sabahın erken saatlerinde bir yanda güzel bir şehri bırakmanın burukluğu öte yanda yeni yerler görecek olmanın heyecanı ile Sevilla’ya veda ediyorduk. Granada’ya yolculuğumuz 260 km civarıydı. İki molanın ardından saat 13:00 gibi kente ulaştık. Granada deyince ilk akla gelen tabi ki Al Hambra Sarayı ve onun eşsiz güzellikteki bahçelerinin bulunduğu Generalife.



Granada dilimizde Nar anlamına geliyor.

Normal zamanda çok kalabalık olan, biletlerin günler öncesinden tükendiği bu saraya girişimiz hiç de zor olmadı. Generalife'ı gezerken, bahçe düzenlemelerinin güzelliğini, fıskiyelerden çıkan suların havada adeta dans eder gibi havuza dökülüşünü seyrettik. Aslında bu bölüm,

SEVİLLA: Kraliyet-Din-Para

Cordoba’nın tarih ve dinlerinin iç içe geçmişliğini düşünerek akşam saatlerinde Sevilla’ya ulaştık. Otelimiz “Hotel Vertice” şehir merkezine otobüsle 20-25 dakika mesafedeydi. Oteldeki yaklaşık 30 dakikalık molanın ardından belediye otobüsüyle (kişi başı 1,30 euro) şehir merkezine gittik.


Şehir merkezi hakkında fazla bir bilgimiz olmadığından planımızı; şehrin ana meydanı ve ona çıkan ara sokakları gezmek ve güzel bir tapas restorantında akşam yemeği yemek üzerine yaptık. Ana meydana çıkan kalabalık bir cadde üzerinde güzel bir mekan bulduk. “Bodega Gongora” isimli bu turistik restorantta nefis Rioja Joven şaraplarımızı yudumlarken üç değişik tapas, chipirones denilen ızgara baby kalamar ve domates salatasından oluşan akşam menümüzü çoktan bitirmiştik. Toplam 45 euro hesap ödeyerek kalktığımız bu mekandan eşim ve ben fazlasıyla memnun kaldık. Yarın, tüm gün Sevilla’nın altını üstüne getireceğimizden sokakları adım adım arşınlayarak otelimize dönmeye karar verdik.




Güneşli ve sağlıklı bir güne başlamanın mutluluğu ile erken saatlerde otelimizden ayrıldık. Şehir turumuza ilk olarak 1929 yılında Ibero-Amerikan Fuarı için yapılan ve şehrin hem mimarisini hem de planlamasını derinden etkileyen yapıları gezerek başladık. Fuara katılan ülkelerin kendilerine özgü pavyon alanlarını gördükten sonra bu fuar için yapılan ve şüphesiz fuarın en önemli yapısı olan “Plaza de Espana” yı gezdik. (Meydan, geniş bir alana kurulmuş ve içindeki devasa binasıyla turistler için bir cazibe merkezi olmuş.)

CORDOBA-Tarihle iç içe

Sabahın erken saatlerinde Madrid’i kısa ama keyifli anılarla geride bırakarak otobüsle Cordoba’ya hareket ediyoruz. Yolculuğumuz uzun, zira Cordoba’da vereceğimiz 4 saatlik şehir turu sonrasında akşam saatlerinde Sevilla’ya ulaşmayı planlıyoruz. 08:30 suları hareket eden otobüsümüz, yolda verdiğimiz iki molanın ardından bizi saat 14:00 civarı Cordoba’ya ulaştırıyordu.


Yolda gözümüze ilk çarpan şey otoyolların çok iyi durumda olmasıydı. Bu, aslında Avrupa Birliği’nden gelen fonların bir kısmının ülkenin karayolu ulaşımına harcandığının açık bir göstergesiydi. Diğer göze çarpan özellik ise ülkenin güneyine indikçe değişen bitki örtüsüydü. Orta kesimlere çorak ve uzun düzlükler hakimken, güneye indikçe bol ağaçlı yüksek dağlar sizi karşılamaktaydı.


Otobüsten indikten sonra “eski şehir” merkezine doğru yürümeye başladık. Şehrin bu bölümüne doğru gitmek için öncelikler Cordoba’nın içinden geçen “Guadalquivir” nehri ve bu nehrin üzerinde kurulmuş olan “Puente Romano” köprüsünü geçmemiz gerekiyordu. Köprünün Roma temelleriyle desteklenen ve sonradan onarım görmüş hali, altından akan Guadalquivir ve karşıyakada yükselen “Mezquita-Katedral” güzel ve etkileyici bir manzara sunuyordu.






“Puente Romano” köprüsünden geçip, tarihi Roma kapısından girdiğimizde üzerinde bulunduğumuz toprakların aslında yüzlerce yıllık bir tarihe ev sahipliği yaptığı hemen anlaşılıyordu. Cordoba şehri İsa’dan önce 164 yıllarında Romalılar tarafından kurulmuş, daha sonra bir süreliğine Vizigotların eline geçmiş, 716 yılında müslüman Araplar tarafından alınmış ve son olarak da 1236 yılından itibaren İspanyolların hakimiyetine geçmiş.

MADRİD-Bir şeyler eksik ama...

5 Kasım 2011 sabahı saat 08:30 da THY’nin TK 3607 sefer sayılı uçağıyla Madrid’e havalanırken eşimle beraber İspanya’da geçireceğimiz beş günün sorunsuz, yağmursuz ve keyifli bir gezi olmasını temenni ediyorduk. Bayramı fırsat bilerek, bir tur şirketi vasıtasıyla çıktığımız bu yolculuğumuz fazlasıyla kalabalıktı. Yaklaşık 60 kişilik bir Türk kafilesi ve freelance çalışan bir rehber eşliğinde, geçireceğimiz beş günün bize ne gibi sürprizler getireceğini merak içinde bekliyorduk.Ancak, endişe ettiğimiz gibi olmadığını, turun kalabalık ama kendi içinde çok disiplinli bir grup olduğunu anlamamız çok vaktimizi almadı.
Uçakta geçen 3 saat 40 dakika yolculuk sonrası Madrid’e yerel saat ile 12:00 sularında ulaştık. Madrid'e inişimiz sonrasında havaalanından şehir merkezine giderken Castillano caddesinde ilk gözümüze çarpan büyük gökdelen ve iş merkezleri oldu. Sonrasında, Madrid’in neredeyse bütün dünya tarafından bilinmesini sağlayan ünlü kulübü Real Madrid ve onun meşhur stadyumu “Estadio Santiago Bernabeu”. 84,000 kişilik kapasitesi ve bütün heybetiyle karşımızda duruyordu. 16 Euro karşılığında statdyum içi tur ve efsane futbolcuları yakından yaşama fırsatı sunuyorlardı. Bilet gişesinin önünde oluşan kuyruğa bakılırsa bu tur işinden hatırı sayılır bir gelir elde ettikleri kesin gibiydi. Barselona takımına sempati duyuyor olmamıza rağmen Real’in stadın önünde bir kaç fotoğraf çektirmeden yola koyulmamız olmazdı (Ama ne yalan söyleyeyim bizim Türk Telekom Arena stadyumu dışarıdan daha heybetli ve gösterişli duruyor).

Bulvardan şehrin merkezine doğru ilerlerken aslında şehrin bir meydanlar ve çeşmeler şehri olduğunu anlamamız fazla uzun sürmedi. Cibeles meydanı ve çeşmesi, Paseo Del Prado ve Apollo çeşmesi gibi meydanları geçtikten sonra şehrin en hareketli ve kalabalık olan bölgesine ulaştık: Puerta Del Sol.

DRESDEN-Yıkılmadım Ayaktayım

“Berlin’e kadar gelip de 190 km mesafedeki Dresden’e uğramamak olmaz” düşüncesiyle sabahın erken saatlerinde (05:45) otelden ayrılıyoruz. Taksiyle Berlin’in ana tren garına varıyoruz. 168 euro’ya mal olan Berlin-Dresden-Berlin iki kişilik tren biletlerini alıyoruz. Saat 06:45’de hareket edecek olan trenimiz yakalşık 08:50 civarı bizi Dresden’e götürecek, dönüşümüz aynı gün saat 17:00 gibi olacağından sınırlı zaman zarfında elimizden geldiğince Dresden’i gezmeye çalışacağız.


Tren tam belirtildiği zamanda hareket ediyor. Kompartmanda bizden başka bir yolcu olmadığından rahatça uyuma fırsatı yakalıyoruz. Yaklaşık 1,5 saatlik bir uyku sonrası gözümüzü Dresden’de açıyoruz.


Saat sabahın dokuzu, etraf sakin ve sessiz. Öncelikle tren istasyonu içindeki turizm ofisinden şehir haritası ve şehir ile ilgili bilgi alıyoruz. Aldığımız yardım neticesinde istikametimizi Elbe nehri kıyısındaki “oldtown” olarak belirliyoruz ve o tarafa yürümeye başlıyoruz.


Geniş sayılabilecek bir caddede (Pragerstrasseden) ilerliyoruz. Cadde trafiğe kapalı, her iki tarafta da mağazalar yer alıyor. Şehrin alışveriş kalbinin attığı yer burası. Öğleden sonra (dönüş yolumuzda) bu caddenin ne kadar hareketli bir yer olduğunu yakından anlıyoruz. Caddede ilerlemeye devam ederken karşımıza şehrin tarihi merkezi olan Altmarkt geliyor. Burası sosyalist mimarinin etkisinin hayli göze çarptığı geniş bir alan. Meydana açılan güzel kafetaryalar mevcut. Sabah kahvaltısını yapmak için duruyoruz. Çevremizi seyrediyoruz. Savaş sonrasının kente armağan ettiği mimariye bakıyoruz. Etkileyici.



Kahvaltı sırasında gezi planımızı da yapıyoruz.


Dresden’de yapacaklarımıza gelince: İlk olarak şehrin eski bölümünden kalkan ve şehrin her iki yakasını da gezdiren otobüs turuna katılacağız. Böylelikle, Dresden’i daha fazla görme imkanımız olacak. Sonrasında şehrin “oldtown” bölümünde görülmesi gereken tarihsel, dinsel ve sanatsal önemi büyük yapılarını gezeceğiz. Öğleden sonra turistlerin yoğun olduğu restorantlar sokağında (Münzgasse) yemek yiyeceğiz. Akabinde yediklerimizi sindirebilmek için Elbe nehrinin üstündeki köprüden geçerek yeni şehrin içlerine kadar yürüyecek, gidebildiğimiz kadar gidecek, fotoğraflarımızı çekecek ve saat 16:30 gibi dönüş yolculuğuna koyulacağız.

ALBÜM-Arabalar

Fotoğraf sergimizin bu bölümünde yurtdışında gördüğümüz ilginç arabaları sizlerle paylaşmak istedik.


Berlin sokaklarında bütün gözleri üzerine toplamayı başarıyor. Arkada Branderburg Tor fotoğrafa eşlik ediyor.


Zürih'te bir sokak arasında öylesine sessizce duruyor. Fotoğrafta pek fazla belli olmuyor ama arabanın yan aynasında bir bayanın kırmızı rujlu dudaklarıyla öpücük kondurması ilginçti.


Berlin-Mat boyalı arabaları pek beğenmeyiz ama bu başka...


Berlin- Bir araba firmasının showroom'undan çektiğimiz bir fotoğraf...


ALBÜM-Tarihi Kaleler

Bir çok yerde farklı mekanları gezerken (tekne turu, müzeler) kaleleri de her zaman gezi planımıza aldık. Bazılarını gezmek çok zahmetli oldu ama hepsine de değdi doğrusu.

Aşağıdaki tarihi kaleler umarız ilginizi çeker:


Belçika-Antwerp: Steen (Kaya) Kalesi. 1200-1225 yılları arasında kayalardan yapılmış.Bir efsaneye göre nehrin kenarındaki bu kalede şehirden haraç toplayan dev Druoon Antigoon yaşıyormuş


Dubrovnik-Eski şehri çevreleyen surlardan oluşan kaledir. Şehri korumak amacıyla 12 yy. yapıma başlanan kalede güçlendirme, eklemeler ve tamiratlar 17 yy. kadar sürmüş.


İtalya-Floransa: Piazza Della Signoria meydanında bulunan yapı: kaleye benzemektedir ve 1299 yılında Arnolfo di Cambio tarafından yapılmış ve Medici ailesinin ikametgahı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şehrin en önemli sembollerinden biridir. 1300 yılında, Floransa Cumhuriyetinin bir sembolü olmuştur.


Suriye-Halep Kalesi: Dünyanın en eski kalelerinden biri olduğu belirtilen Halep Kalesi’nden başta Babilliler olmak üzere Mezapotamya devletleri, Persler, Büyük İskender, Roma, Bizans, Emevi ve Abbasiler, Moğollar ve Memluklar, Eyyubiler, Selçuklular ve Osmanlılar, son olarak da Fransız işgalciler geçmiş. Anlatılana göre, bu kaleyi tarihte hiçbir ordu fethedememiş, ama işgalci güçlere teslim olarak ya da saray entrikalarıyla kale tarih boyunca sürekli el değiştirmiş.